PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Metabolizma


sonerk
10-09-2007, 01:59 AM
Şişmanlık ve yanlış beslenme belki de çağımız insanının en önemli sorunlarının başında gelmekte. Bu yüzden gerek ülkemizde gerekse dünyada zayıflama konusu başlıbaşına bir sektör haline gelmiş durumda. Günlük gazeteler ve çeşitli medya, zayıflama konusunu çok seviyor ve bu konuda doğru yanlış bizleri sürekli bir bilgi bombardımanına tutmakta.

İşin uzmanları uzun yıllar en çok prim yapan yöntem olan “İzleyici – okuyucu ne istiyorsa onu söyle” sloganını benimseyip uygulamış olsalar da günümüzde bu uygulamanın yavaş yavaş etkisini kaybetmeye başladığını görüyoruz. Yaşlanma karşıtı kitaplar (anti aging) her geçen gün kitabevlerinin en çok satanlar listelerine başlarında yerlerini aladursunlar, gazete köşelerinde bu konularda yazı yazanların da bu sayede önemli derecede ünlü olmaya başladıklarını daha sık bir şekilde görmeye başladık.

Ancak konuya gösterilen tüm bu ilgiye rağmen halen kilo verme ve sağlıklı yaşam problemimize toplum olarak tam bir çözüm bulabilmiş değiliz.

Öncelikle zayıflama ve formda kalma konusunu bir sektör haline getirenlerden doğru ve güvenilir bilgiyi bekleyen bizler, ne yazık ki genelde bu konuda düşkırıklığına uğramaktayız. Televizyon kanallarında konuyla ilgili izlediğimiz tartışma programlarında uzman doktor ve profesyonel diyetisyenler ya konuyu çok genel hatlarıyla anlatıp kliniğimize gelin ya da diyetisyeninize başvurun onlar size kurtuluşu göstereceklerdire lafı getiriyorlar ya da öyle detaylara giriyorlar ki kendileri bile neyi niçin anlattıklarını unutup, katıldıkları programların sonuçsuz bir şekilde son bulmasına neden oluyorlar.

Sonuçta bu konuda mevcut bilgi eksikliği ne yazık ki tüm şiddetiyle devam ediyor ve bu yüzden kafalarda yeni soru işaretlerinin oluşması da engellenemiyor.

Sağlıklı ve kaliteli bir yaşama sahip olmanın en önemli koşullarından biri olan fazla kilolardan kurtulmak ve sahip olunan sağlıklı kiloyu koruyabilmek gerçekten bu denli zor bir eylem midir acaba?

Zayıf ve zinde olmak sadece sporla profesyonel anlamda uğraşanların tekelinde olan özellikler midir yoksa herkes günlük yaşantısında gerçekleştireceği bazı temel değişikliklerle başarılı sonuçlara ulaşabilir mi?

Öncelikle şu tespiti yapmakta fayda var: Ülkemizde sigara alışkanlığı ne kadar önemli bir problem ise yanlış beslenme de en az sigara alışkanlığı kadar gelecek nesilleri tehdit eden bir tehlike olarak karşımıza çıkmakta.

Vücut nasıl kilo alıp verir?

Günümüzde marketler, önemli bir ürün grubu haline gelen düşük yağlı ya da yağsız ürünlerle dolup taşmakta. Bu ürünler bu denli yaygınlaşmışken ve yoğun bir şekilde tüketilmeye başlanmışken neden aşırı kilo sorunu hala bizlerin en önemli problemlerinden biri olmaya devam ediyor hiç düşündünüz mü?
Karbonhidratlar (şeker ve nişastalar) ve proteinlerin gram başına taşıdıkları 4 kalori enerjiye karşılık gram başına 9 kalori içeren yağları “çok az” içeren ya da “hiç” içermeyen “sağlıklı” ürünlerin sayıları arttıkça ve kullanıldıkça kilo problemlerimizden yavaş yavaş kurtulmamız gerekiyor aslında öyle değil mi?

Bizlerin iyiliği için hazırlanan bu az yağlı ürünler ve her zaman yardıma hazır olan profesyonel diyetisyenler toplumumuzda başvurulacak en kolay çözümler olarak algılansa da onların sözlerinden çıkmayıp bu ürünleri daha çok tüketenler ise tüm kilo sorunlarından kurtulacaklarını düşünüyorlar.

Bu konuda yaşanılan en önemli problem gıda ürünlerinin içerik bilgilerinin okunmaması: Eğer okunsalar şu favori “hiç yağsız” ürünlerimizin büyük çoğunluğunun şeker ve karbonhidratlarla dolup taştığı da hemen farkedilecek. Peki şu gram başına 4 kalori enerji denklemi düşünüldüğünde yağlardan daha çok karbonhidrat tüketilmesi kulağa sanki daha iyi birşeymiş gibi geliyor sanki?
Karbonhidratlar daha düşük kalori içeriyorlar ne de olsa!..

Kısaca açıklamak gerekirse işler hiç de öyle gözüktüğü gibi değil! Şimdi size bir örnek vermek istiyorum: Kesimhaneye gitmeden önce topluca beslenip üretilen çiftlik hayvanları pek de hareket edemedikleri besi alanlarında mümkün olduğu kadar çok yemlenip yağlandırılmaya çalışılır. Beslenmeleri için başlıca kullanılan yem ürünü ise %5’den daha az yağ içeren mısırdır. Mısırın geri kalan %90’ı ise karbonhidratlardan oluşur. Hayvanlar yağlarla, margarinlerle beslenemezler. Eğer beslenebilselerdi emin olun şişmanlamaları için öncelikle yağlar kullanılırdı.

Daha net olmak ve karbonhidratlara örnek vermek gerekirse; şu bahsettiğimiz “düşük yağlı” ürünler, tahıllar, makarnalar, bisküviler, şekerlemeler, mısır ve patates cipsleri, kekler ve dondurmalar en çok kullanılan karbonhidrat türlerindendir. Liste böyle uzayıp gidedursun bu çok yararlı ürünlerin büyük bir bölümü, hemen hemen hiç vitamin ve protein içermezken, yoğun şekilde şeker ve nişasta yani karbonhidrat içermektedir. Genelde yoğun proseslerden geçirilerek satışa hazır hale getirildiklerinden sahip oldukları hemen hemen tüm besin değerlerini de ne yazık ki kaybetmişlerdir. Ayrıca içlerine katılan kimyevi tatlandırıcı ve koruyucuların zararlı etkilerinden bahsetmiyorum bile.

Öyleyse bu konudaki ilk çıkarsamamızı yapalım: Aşırı şişmanlık, yağ kullanımımızdan çok karbonhidrat kullanımımıza bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu demek değildir ki yağ kullanımımıza dikkat etmemiz gerekmiyor ya da karbonhidratlar zararlıdır. Burada dikkat edilmesi gereken şey tüketilen yağın kalitesi, karbonhidratların bileşenleri ve neyin ne ile birlikte tüketildiğidir. Şimdi karbonhidrat kullanımı nasıl yağa dönüşüyor onu düşünelim biraz da:

En şişman insanın bile glikojen halinde kaslarında ve karaciğerinde depolayabileceği karbonhidrat miktarı, 500 ile 800 gram arasında değişmektedir. (2000 – 3000 kalori arası). Vücudumuz karbonhidratları depolarken onları glikojen haline getirir.

Peki bu karbonhidratlar nasıl oluyor da yağ haline geliyorlar? Bu konuda en önemli rolü hormonlar üstleniyor. Çoğu insan insülin’i kan şekerini kontrol altında tutan hormon olarak bilir. Bu doğrudur. Vücut karbonhidratları (nişastalılar) hazmettiğinde, karaciğer bu işlemden ortaya çıkan enerjiyi vücutta depolayabilmek için glükoz ya da kan şekeri formatına sokar. Kanda dolaşan glükoz oranı arttığında ise pankreasımız buna tepki olarak insülin hormonu salgılayarak karaciğere artık "glükoz oluşturma işlemini yavaşlat" sinyali gönderir. Ancak insülin bu sinyali karaciğere gönderirken çok önemli bir başka şey daha yapar: Kaslara ve yağ hücrelerine oluşan bu glükozu "emip depolamalarını" bildirmek gibi!

Kanda dolaşan bu glükozun bir bölümü aynı yapıda kaslarda depolansa bile büyük bir kısmı yağ olarak vücudumuza eklenir!

İşlem şu şekilde gelişir:

1- Karbonhidrat alımı hızlandığında
2- Kan şekeri yükselir
3- İnsülin salgılanması yükselir
4- Yağ depolaması artar.

İnsülin salgılanması ayrıca "lipolisis"i, yani önceden depolanmış olan yağların enerjiye dönüşebilmesi için parçalanması ve kullanılması işlemini de tümüyle önler.

Vücudumuzda biriken yağın enerjiye dönüştürülebilmesi için parçalanarak enerji olarak kullanılmak üzere yağ asitlerine dönüşmesi gerekmektedir.

Daha önce belirttiğim gibi insülin karbonhidratların birer çeşidi olan şeker ve nişastaların yağ haline dönüşmesini (lipojenesis) tetiklemektedir. Bunun yanında insülin salgılanmasıyla birlikte karaciğerdeki karnitin konsantrasyonu da azalır.

L-Karnitin, yağ asitlerinin vücudumuzdaki her bir hücre yapısına (mitokondri) taşınmasında önemli bir rol oynamaktadır. Mitokondriler hücrelerin enerji üretim merkezleridir: Bu yapıların enerji üretmede kullanmaktan en çok hoşlandıkları enerji kaynakları ise yağ asitleridir. Oluşturdukları enerji yapısına ise “Adenosin Tri-Fosfat” ya da daha bilinen adıyla ATP denir.

Karaciğerin çalışabilmesi için önemli oranda enerji gerekmektedir. Fazladan oluşan insülin, ATP’yi hızla tüketirken, karaciğer için zedeleyici bir etki yaratmaktadır.

Verdiğimiz bu anahtar bilgileri özetlemek gerekirse:

İNSULİN

1- Glükoz (kan şekeri) oluşumunu yavaşlatırken, kasların ve yağ hücrelerinin oluşan şekeri (ve tabii ortada dolaşan yağları) toplayıp depolanmalarına neden olmaktadır. Bu genelde vücudun orta bölgelerinde, mide çevresinde, hayat verici organların çevresinde ve özellikle bayanlarda kalça bölgelerinde meydana gelir.

2- Yağların bir enerji olarak vücut tarafından kullanılıp parçalanmasını yavaşlatır: Bir diğer deyişle, lipolisis yavaşlar. Unutmayın ki vücut çalışabilmek için düzenli olarak enerjiye ihtiyaç duymaktadır. Uyurken bile...
Dolayısıyla yakıt ya da enerji sadece egzersiz yapılırken gereksinim duyulan bir olgu olmayıp, vücutta bulunan her hücrenin yaptığı her işlemde sürekli olarak ihtiyaç duyduğu bir kaynaktır.

3- Hücre yapısı yani “mitokondri”de bulunan karnitin seviyesini azaltarak, hücreler tarafından oluşturulacak enerjinin yani ATP’nin oluşmasında yağ asitlerinin kullanılmasını yavaşlatır. Şişman insanların kanlarındaki insülin seviyesi normal insanlara göre daha yüksek seviyelerde oluşmaktadır. Oluşan yüksek kan şekeri seviyelerine karşı meydana gelen bu tepkime (hiperinsulinema) yağ depolanması işlemini (lipojenesis) hızlandıran bir durumdur.

Diğer bir deyişle, obez insanlar enerji depolamalarını yağ şeklinde oluşturmaya meyillidir ve bu durum bu insanların sürekli olarak söyleyegeldikleri yaptıkları diyetlerin kendilerini etkilemediğini ve vücutlarının yağ yapmaktan başka hiçbirşey yapmadığı tezini doğrular.

Yüksek kilolu insanlar bu konuda hemen suçluyu da bulmuşlardır. Ne yapalım bizim "genetik kodlarımız" böyle yaratılmış. Yaratanın takdiri!

ÖYLE Mİ ACABA?

Temel matematik denklemimiz şunu söylüyor: Alınacak kaloriler, kullanılan ve depolananan kaloriler arasındaki dengeyi sağlamak için kullanılmalıdır. Bunun dışındaki değişkenler ise enerji olarak hangi kaynakları kullandığınız, oluşan depolanmanın hangi yapıda oluştuğu ve vücudunuzun bu oluşumlara nasıl tepki vereceği ile alakalıdır. Hepsi bu!

İşte bu noktada hormonlar, oluşan bu kalorilere karşı tepkimelerini göstermeye başlarlar.

İnsülin kan şekeri seviyesini düşürebilmek için vücudun salgıladığı başlıca hormondur. Normalde şeker hastası olmayan bir insanda kan şekeri vücut tarafından sıkı bir şekilde kontrol edilir ve kanda dolaşan glükoz’un hiçbir zaman aynı anda 5 gramdan fazla olmasına izin verilmez.
Şekerli bir yiyecek ya da rafine edilmiş bir karbonhidrat (örneğin beyaz ekmek) yenildiğinde, kan şekeri ve kandaki insülin birkaç dakika içinde yükselir. Nişastalılarda (ki birleşmiş şeker moleküllerinden oluşurlar) bu tepkime biraz daha uzun bir zaman alır zira parçalanıp vücudun kullanabileceği hale gelebilmeleri için sindirim sisteminin en uç noktalarına ulaşıp işlemden geçmeleri gerekmektedir. Bu nişastalı ürünlerin bazıları ise nişastalılar sınıfına girmelerine rağmen rafine edilmiş karbonhidratlarla hemen hemen aynı özelliklere sahiplerdir: Beyaz un, mısırdan yapılan yiyecekler, makarna, ekmek, pizza, kekler, mısır gevrekleri, tortilla, çörekler...

Dikkat ettiyseniz bu ürünlerin bazıları sağlıklı oldukları için yemekte sakınca görmediğimiz ürünlerdir.

Örneğin marketlerde satılan hemen hemen tüm ekmekler, aksi belirtilseler de rafine unlardan ya da karışımlardan üretilmektedirler. Aslında üreticilerin ürünleri üzerine yapıştırdıkları, “Doğal”, "Nutra" ve benzeri sıfatları çok da ciddiye almamakta fayda var. Ne yazık ki günümüzde besin üreticileri, önüne “doğal” sıfatı iliştirilen ve reklam konusu olarak ilgi çekecek kelimeleri albenili paketlerin üzerine koyarak, kalitesiz, basit karbonhidratları çok rahatlıkla satar duruma gelmişlerdir.

Unutulmamalıdır ki büyük besin üreticisi firmalar doğal ürünler üretmek ve bunun üzerinden kar etmek üzere kurulmamışlardır. Doğal ürünlerin ismi üzerinde doğal özelliklere sahip olabilmesi için öncelikle bir kutuya girip uzun raf ömürlerine sahip olabilmeleri genelde pek mümkün değildir.

GLUKAGON

İnsülin’den sonra bahsettiğimiz diğer hormon hatırlarsanız “Glukagon”du ki insülinin bir tür çalışma arkadaşı olarak değerlendirilebilir kendisi. İnsülin gibi glukagon da pankreas tarafından üretilip kana karıştırılır ve bir noktaya kadar kandaki glükoz ve insülin seviyelerine bağlı olarak üretim seviyesi belirlenir.

İnsülin’den farklı olarak üçüncü bir değişken olarak amino asitlerin de glukagon üretiminde önemli bir rolü bulunmaktadır. Amino asitler protein üreticisi yapılardır ve vücuda protein girdiği durumlarda kanda dolaşıma çıkarlar. Daha önce belirttiğimiz gibi glukagon seviyesi, kandaki glükoz ve insülin’e bağlıdır daha doğrusu glükoz ve insülin, glukagon üretimini önleyen yapılardır. Ancak amino asitlerin varlığı durumunda glukagon salgılanması başlar.

PEKİ NE YAPAR BU GLUKAGON?

Glukagon insülin’in tam tersi bir işleve sahiptir. İnsülin kan şekeri seviyesini düşürürken, glukagon bu seviyeyi yükseltmektedir. Ve tabii nasıl insülin vücudun yağ depolamasını tetikliyorsa, Glukagon, yağ asitlerinin parçalanmasını ve yağ oluşumunu önleyici bir etki meydana getirir.

Nasıl şimdi olaylar kafanızda biraz daha netleşmeye başladı öyle değil mi?

Glukagon yağın çözülmesini ve kullanımını sağlar. Bu tepkime, depolanmış vücut yağlarının yanısıra, karaciğerde oluşan yağlar ve yenilen karbonhidratlar üzerinde etki göstermektedir.

Ve nasıl İnsülin seviyesi yenilen karbonhidratlara sıkıca bağlıysa, glukagon seviyesi de doğrudan yenilen protein seviyesine bağlı olmaktadır. Burada aklınızda tutmanız gereken bir başka olgu da proteinlerin “amino asitler”den meydana gelmiş olmasıdır.

Sonuçta bu iki hormon karşıt iki görevi üstlenirken, birbirlerini dengeleyici birer unsur olarak metabolizma görev dağılımı içerisinde yerlerini almaktadır. Ancak eğer hem protein hem de karbonhidratlar eşit oranlarda tüketilirse, denge insülin yönüne dönmekte ve insülinin oluşturduğu etkiler baskın çıkmaktadır. Yani hormonal tepkimeleriniz "insülin tarafından kontrole eğilimli" bir yapıda oluşmaktadır.

Sonuç olarak İnsülin kan şekerini düşürüp lipolisis yani yağın parçalanıp enerji olarak vücut tarafından kullanılmasını önlerken, glukagon kan şekerini yükselterek yağları çözer ve vücudun enerji olarak yağlardan yararlanmasına yardım eder.

Kaynak: mtbtr.com

Onur
10-14-2007, 08:38 PM
eline sağlım abi...İnsülin hakkında bilgiye ihtiyacım vardı aslında