Ahmet Dedeoğlu
10-30-2007, 03:30 PM
Eğit(em)iyorum üzerine mesel
2002 yılında İzmir'in Karşıyaka ilçesinde öğretmendi. Basit,
oldukça sadeleştirilmiş, düş ve gerçek arasında gidip gelen hayatında bir
toplantıya geç kalmakla başladı mesel.
İşine karşı düzenli kusur işleyen biri olarak yine geç kalmıştı. Eğitim
ilişkileri panelinin sonuç ve soru kısmıydı: Ben sınıfta söz
geçiremiyorum öğrencilere laf anlatamıyorum. Ben bu öğretme işini
beceremiyorum, diyen biri var mı aranızda?
Birçok meslektaşının el kaldıracağını düşünerek elini kaldırma gafletinde
bulundu. Sayıları bini bulan meslektaşlarının hareketsizliğini görünce
erken davrandığını fark etti. Tam elini indirecekken gezici ışık işaret
eder gibi onu aydınlattı. Panelistin; "İşte genç, cesur bir öğretmen
arkadaş", yorumu ile kalktı. Salon karanlık, sahne loştu. Onu dikkatle
süzen meslektaşlarına bakarak mikrofonu eline aldı:
Ben on yıllık öğretmenim, daha çok da öğretmencilik oynuyorum. Hiç
kimseyi eğitemedim. Kırk metrekare sınıfta, kırk-kırkbeş öğrenciye ancak
dadılık edebiliyor ya da oturuyorum. Bazen önce kitaba sonra öğrencilerin
yüzüne bakıyorum; garip, anlamlandıramadığım bir utanç duyuyorum.
Öğretmenim, yardımcı olmak işim ama kimse istemiyor.
Bu salonda bine yakın öğretmen oturuyor, sorularınıza el kaldırmadılar;
çünkü onlar eğitebiliyorlar. Herkesin merakını giderebiliyorlar. Bunlar
sokakta binlerce eğitilmiş insanı soluyabiliyorlar.
Bense olumsuz körlüğümle binlerce eğitilmiş insanı göremiyorum. Askerde
sürüyle lise mezunu gördüm: Konuşamayan, mektup yazamayan, okumaktan
nefret eden, anı defteri tutmayan. Onlar bu salondaki öğretmenlerin
eğitiminden geçemeyen; zavallı, şanssız kişilerdi sanırım. Ben lisede
eğitildim diyen ne sporcu, ne de siyasetçi tek kişiye de rastlamadım.
Sokaklarda ilkokul terk ile bir lise mezunu arasında kültürel, estetik,
yargı, yorum, okuma, okumama, yaşamı kullanma, davranışı arasında hiç bir
konuda fark göremedim. Onlar da bu salondaki bine yakın eğitimcinin
kutsal eğitimlerine denk gelememişler sanırım.
Ben başaramıyorum, şu eğitim işinde ehliyetsizim. Yaptığım eğitmekse bu
yeryüzünün en büyük suçudur. Nasıl oldu da milyonlara, şerefsiz
ücretlerle yetinin'i öğrettik. Sevmedikleri işlerde para için çalışmanın
hem de karın tokluğuna çalışmanın onursuzluk olduğunu öğretemedik. Onuru,
haysiyeti vicdanı öğretemedik.
Dünyanın bir yerinde siyasetçinin biri; "Üç bin tür peynir üretebilen bir
halkı yönetmek zordur." der. Üreten ve düşünen toplumdan, onları
yönetememekten korkar. Ülkemiz tarım ve hayvancılık ülkesi ancak peynir
türü beşi geçmez, işte bu toplumu yönetmek kolaydır. Biz eğitmenlerin de
asli görevi peynir türünü çoğaltmamaktır. Devletten bunun için para
alıyoruz, düşünmemek düşündürtmemek için. Eğitim buysa ben kimseyi
eğitmedim. Bütün ülkeye yayılmasını istediğim kirli bir ses olarak,
yüksek sesle itiraf ediyorum. Kimseyi eğitemedim, okullarda eğitilen
birini de görmedim. Kimseye onuru, haysiyeti, vicdanı, adam gibi adam
olmayı öğretemedim. İtiraflarımın sonunda işimi kaybedebilirim. İnsan
neyi itiraf ediyorsa etsin asıl şeyi söylemezmiş. Bende bu sınırda
durmaktan yanayım ve mikrofonu öğreten arkadaşlarıma bırakıyorum.
2002 yılında İzmir'in Karşıyaka ilçesinde öğretmendi. Basit,
oldukça sadeleştirilmiş, düş ve gerçek arasında gidip gelen hayatında bir
toplantıya geç kalmakla başladı mesel.
İşine karşı düzenli kusur işleyen biri olarak yine geç kalmıştı. Eğitim
ilişkileri panelinin sonuç ve soru kısmıydı: Ben sınıfta söz
geçiremiyorum öğrencilere laf anlatamıyorum. Ben bu öğretme işini
beceremiyorum, diyen biri var mı aranızda?
Birçok meslektaşının el kaldıracağını düşünerek elini kaldırma gafletinde
bulundu. Sayıları bini bulan meslektaşlarının hareketsizliğini görünce
erken davrandığını fark etti. Tam elini indirecekken gezici ışık işaret
eder gibi onu aydınlattı. Panelistin; "İşte genç, cesur bir öğretmen
arkadaş", yorumu ile kalktı. Salon karanlık, sahne loştu. Onu dikkatle
süzen meslektaşlarına bakarak mikrofonu eline aldı:
Ben on yıllık öğretmenim, daha çok da öğretmencilik oynuyorum. Hiç
kimseyi eğitemedim. Kırk metrekare sınıfta, kırk-kırkbeş öğrenciye ancak
dadılık edebiliyor ya da oturuyorum. Bazen önce kitaba sonra öğrencilerin
yüzüne bakıyorum; garip, anlamlandıramadığım bir utanç duyuyorum.
Öğretmenim, yardımcı olmak işim ama kimse istemiyor.
Bu salonda bine yakın öğretmen oturuyor, sorularınıza el kaldırmadılar;
çünkü onlar eğitebiliyorlar. Herkesin merakını giderebiliyorlar. Bunlar
sokakta binlerce eğitilmiş insanı soluyabiliyorlar.
Bense olumsuz körlüğümle binlerce eğitilmiş insanı göremiyorum. Askerde
sürüyle lise mezunu gördüm: Konuşamayan, mektup yazamayan, okumaktan
nefret eden, anı defteri tutmayan. Onlar bu salondaki öğretmenlerin
eğitiminden geçemeyen; zavallı, şanssız kişilerdi sanırım. Ben lisede
eğitildim diyen ne sporcu, ne de siyasetçi tek kişiye de rastlamadım.
Sokaklarda ilkokul terk ile bir lise mezunu arasında kültürel, estetik,
yargı, yorum, okuma, okumama, yaşamı kullanma, davranışı arasında hiç bir
konuda fark göremedim. Onlar da bu salondaki bine yakın eğitimcinin
kutsal eğitimlerine denk gelememişler sanırım.
Ben başaramıyorum, şu eğitim işinde ehliyetsizim. Yaptığım eğitmekse bu
yeryüzünün en büyük suçudur. Nasıl oldu da milyonlara, şerefsiz
ücretlerle yetinin'i öğrettik. Sevmedikleri işlerde para için çalışmanın
hem de karın tokluğuna çalışmanın onursuzluk olduğunu öğretemedik. Onuru,
haysiyeti vicdanı öğretemedik.
Dünyanın bir yerinde siyasetçinin biri; "Üç bin tür peynir üretebilen bir
halkı yönetmek zordur." der. Üreten ve düşünen toplumdan, onları
yönetememekten korkar. Ülkemiz tarım ve hayvancılık ülkesi ancak peynir
türü beşi geçmez, işte bu toplumu yönetmek kolaydır. Biz eğitmenlerin de
asli görevi peynir türünü çoğaltmamaktır. Devletten bunun için para
alıyoruz, düşünmemek düşündürtmemek için. Eğitim buysa ben kimseyi
eğitmedim. Bütün ülkeye yayılmasını istediğim kirli bir ses olarak,
yüksek sesle itiraf ediyorum. Kimseyi eğitemedim, okullarda eğitilen
birini de görmedim. Kimseye onuru, haysiyeti, vicdanı, adam gibi adam
olmayı öğretemedim. İtiraflarımın sonunda işimi kaybedebilirim. İnsan
neyi itiraf ediyorsa etsin asıl şeyi söylemezmiş. Bende bu sınırda
durmaktan yanayım ve mikrofonu öğreten arkadaşlarıma bırakıyorum.